30 Mart 2010 Salı

ö t e ...

önce sahiplendim.

sonra yaklaşan çizgili gölgeler.

sınırın ötesinde bildiğim bir şey yok.

her şey bu tarafta.


ötesi yok.

29 Mart 2010 Pazartesi

Dikte ve nükte
afiyette...

24 Mart 2010 Çarşamba

Bir Basamak Çizgisi: Bir An Bir İnanç ve Bir Öz Problemi

Gün ortası..
Sonradan açılıp anlatmaya başlayan yağmur uzun zamandır aynı şeyleri söylüyordu. Bir süredir başımızda, varlığına alışmaktan korkar oldu insanlar. En azından ben. Yine sadece konuşurken yağmurla aramda benzerlikler bulabilmiştim. Ama benimkiler tuzluydu. O yüzden denizi yağmurdan daha çok severim. O da tuzludur ve tüm gözyaşlarını türeten bir mistizm içinde yaşar. Kirletilmemiştir çünkü gören olmamıştır henüz.
Bir ses durdu yanında..
-Yağmur fena yağıyor, istersen yukarıya kadar götüreyim seni.
İfadesiz bir sessizlik.
-Hava aniden soğudu.
-Bayağı kendini bilmez bir mevsim içerisindeyiz.
-Ayın dengesizliğindendir.
İsimlerle ilgilenmemek için elimizde birikmiş çok sayıda cümleler vardı. Uzadıkça silikleşen ve içinde noktalarını saklayan. Bizim yarattığımız bir küçüklüğün devleşen sahnesinde kendinden geçmiş bir iklim. Uzayıp giden gerçeklik tartışmaları ve birbiri üzerine yansıyan aynının yeniliğinde cümleler, şekil vermenin yaratıcığına dokundu. Yakınlığın inancıyla en uzakta duran başka bir göze tutundum ve utanmanın tüm sınırlarını yıkarak sadece kendimi düşünerek konuştum. Her zaman, içinde büyüyen yeni çocuklar doğurdu. Dupduru bir güzellik ve uzantısız bir muhtaciyet. İlk kez bu durum içinde kendini güzel buldu. Derinleştirdikçe anlamsızlaştırdığı isimler ve sıfatlar arasında en güzelini yaratmanın verdiği bir güçtü bu. Örgütlerin yasaklandığı bir zamanda yer üstünde nefes alan bir yer altı örgütü. Üyelerinin her biri farklı yerlerde duran aynı insanlar. Binlercesinin üşüştüğü çoğul bir teklik. Bağlılığa bağlı olan ve çözülmeyen. Kimsenin görmediği için isimlendiremediği renklerin saklı olduğu bir kare oda.
Küçük deney tüplerine koyduklarının üstüne adlarını yazıp bulabildiği en soğuk noktaya koydu onları. Bu şekilde kendilerini öldürmelerini engelleyecekti. İstediği zaman kullanmak için hazırlarken bayağı hızlı davranması gerekiyordu. Karelerin üstüne basarak koştu.
Gün ortasından sonra..
-Her gece sayıyorum. Her gece farklı çıkıyor. Nasıl iştir bu. Birileri sürekli bu ışıklarla oynuyor.
-Sayı saymayı bildiğine emin misin?
-Her gece saydığıma eminim. Bir de her gece aynı yerden bakarak sayıyorum. Belki de bu yüzdendir. Yer değiştiriyor olmasınlar.
-Ben o tarafa pek bakmıyorum. Ama bence yer değiştirmezler. Uzun zamandır buralara gelen giden olmadı. Yani en azından bizden sonra.
-Bu sabah da her sabah yaptığın şeylerimi yaptın?
-Sen bugün kendinde değilsin sanırım. Sabah ne demek? Buraya gelmeden önce bunları uzun uzadıya konuşmuştuk. İlk şartın yeniden başlamak olduğunu ve bu işin tüm yoklukları anlatmıştım sana. Işıklardan sonra şimdi de sabah diyorsun. Bence silkelenip kendine gel. Dinlenmeyen nadir odalardan birinde yaşıyoruz, bu ayrıcalığı kaybetmek istemezsin. Ayrıca yatağının yerini değiştirmeyi düşünüyorum. Her gecenin sonunda her ışıktan eskiyi yaratıyorsun. Üstünü sildiğin satırları hatırlayamazsın ve en kötüsü yanlış hatırlamaya çok yakınsın şu an.
-Burada oyalanabileceğim tek şey bu.
-Şikayet etmeye hakkın yok. Sana insanların hiçbir zaman davranamayacağı kadar dürüst davrandım. Bunu hayatının tek kurtuluşu olarak gördüğün günleri ne çabuk unuttun.
-Ama bu ışıklar bana geldiğimiz yeri hatırlatıyor.
-İşin en zor kısmına geldin. Bu sınırı geçtiğin zaman benim gibi o tarafa pek bakmayacaksın. Hala denenme aşamasındasın. Unutma benim kapımı çalan sendin. Biraz daha saymaya devam edersen şu zamana kadar kazandıklarını kaybedeksin. Başladığın noktaya dönmek isteyeceğini sanmıyorum. İlk zamanlar nefes almakta bile güçlük çekiyordun.
-Yaklaşan sesleri sen de duydun mu?
-Yatsan iyi olur. Onları ben hallederim. Işıklar yok. Unutma onlar buraya gerçekten ait olup olmadığını anlamak için çizilmiş şeyler. Bu kadar yavaş hareket edersen çuvallayacaksın. Ve zamanın olmadığı yerde çuvallarsan sadece tek bir seçeneğe kalırsın.
-Geldiler.
-Kapat gözlerini. Ayrıca sayı saymayı bildiğin yok. İlk unuttuğun şey o olmuştu.

Gece..
-(Kendi kendine): Çizilmiş olan camların içinden geçersem dışına çıkabilir miyim gecenin? Çizilmiş ışıklar gibi bu camlar da. Onu dinlesem mi? Buraya geldiğim ilk günden beri bunu yapıyorum. İlerleme kaynaklarımı sınırlandırmam gerek. Gözlerimi açmalıyım. Düşünmeyi bırakıp sadece saymalıyım. Yer değiştirdiklerine inanmak istiyorum.
Ellerini gözün içinde sakladı bir süre. Donarak yaklaşan bir yanlızlığın içinde tekrar aynı noktayı aradı. Bu onun aynı noktadan aynı noktaları saymaya çalışmak adını koyduğu gece yöntemiydi. Öteki uyumuştu. Sorumlularla konuşarak kendisine sakladığı tüm gücünü harcamıştı. İkna etmek değildi bu. Kullacağı kelimelerin izlediği yolu burada yaşlandığı yıllarda iyice öğrenmişti. Ayrıcalıklarını kaybetmemişlersdi ama odanın donanımlı bir göz hapsinde olacağı artık su götürmezdi.
Zaman yok olmuş gibi.
Gözlerinin küçük siyahlarına bir gümüş tel saplayıp, kaydırarak ilerletti onları. Camdan cama sallanan eski telefon tellerine benzediler. İçinde numaralar döndüren sokak adları.
Tellerin ucundaki gözlerin yaptığı tek şey gülmekti.

21 Mart 2010 Pazar

Olmuyor o duvarlar yıkılmıyor.

O duvarlara tutunmuşuz..

16 Mart 2010 Salı

Şu an..

Kalan tek bağımlılık...

Bağlılık.

Öldürün.

Öldür.

12 Mart 2010 Cuma

Özdemir Asaf

geleceğim, bekle dedi, gitti
ben beklemedim,
o da gelmedi
ölüm gibi bir şey oldu.
ama kimse ölmedi..

5 Mart 2010 Cuma

Sahibini arayan mektuplar..

Sevgili blog,

Bu geceyi bekle.. BiraZ eskize yolculuk yapalım. Ayrıca bayağı kalın kafalısın.

Öperim ..

2 Mart 2010 Salı

bir nota..

Adam durdurdu onu. Duymak için çırpındığı, en ağır cümleleri söyledi:

"Asıl problemin ne olduğunu biliyorsun. Kendini asla kandıramazsın. Kabullensen iyi olur. Öldürmezsen yaşayamazsın."

Cümleler geçerken zaman geçmemişti. İnsanlar her zaman o saatte ne yapıyorlarsa yine aynı şeyleri yapıyorlardı. İnsanlar yaşıyorlardı.

Zaman ilerlemeye başladığında kendine neyin değiştiğini sordu.

Yağmur yağıyordu.

eskiye göndermeler..

Tarçın..

Tatlı ve acının tam ortasında,
Her bir tanesinin sesini duymakla biten..

Bir anlam bulmaca sorusu çözerken ilk gençlik yıllarımın kurtarıcı tarçını geldi aklıma. Akşamüstü sabahlarında yastığımın kenarında beliren tarçın ve hatırlanmayacak kadar güzel geçen zamanlar. Birbirinden kopmuş iki zaman arasında hiçbir fark olmaması ne kötü. Dünyanın her hareketiyle aynı cisme farklı anlamlar yüklemek ve gerçekten olabildiğince uzağa düşmek.

Keşke o gün yüzyıllık taşın üzerinden bırakmamış olsaydım taneleri, keşke deniz tuzlarından bir farkı olsaydı şu an..

Bir daha ihtiyacım olmayacağını düşünerek ne yaptığımı zannediyordum ki?