23 Eylül 2009 Çarşamba

Güz

Başka bir hayatın tek izleyicisi olmak, daha da fenası tek takipçisi olmak. Gelip giden, kopup yiten sayısız hikayeyi saklanmak için kullanmak. Tek başına oyunlar oynamak, dağılmış seslerin arasında sadece tek bir ses duymak.. Sonrasında ise keşkesizliklerin iklimindeydik ama her şey tersine döndü. Siyah-beyaz bir gemiye bindik ve hayat arkada kaldı.

17 Eylül 2009 Perşembe

Bir Güzel Gün..

Ben Lâl'i cok severim. Yanında da hiç düşünmeden, tartımsız, amaçsız konuşurum; düşünürüm. Düşündüğüm şeyden emin olmasam da paylaşırım. O güzel bir insandır, değişik bir insandır, farklı bir insandır. Ve..

"...bıçakları dizip masaya, öylece izlermişim" dedi.

Ben onu bir kez daha gördüm.

Benim için bir yazı yazacak, adını bile koyduk bugün. Bekliyorum.. Bir de şu cümleyle beni vurdu. "Senin gibi bir kız bile bunu yapıyor." Senin gibi kız kavramının detaylarına girip, yukarıdaki duygusallığı zedeleyecek şirretliğe sarmadan susuyorum...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Çizgi mizgi dizgi..

Ben bugün gördüm ki hayatta çok ama çok görünmez çizgiler varmış.. Kim olduğumuzla ilgili bizim bile farkına varamayacağımız çizgiler.. Gönül isterdi ki bu çizgi muhabbetini iki saat önce otobüste kendi kendime konuştuğum gibi anlatabileyim ama ne yazık ki kelimelerim uçup gitmiş. Eve gelince mantıklı bir insan hali tavrına bürünmek zorunda kalmamdan olabilir bu. 18. yüzyılda yaşasaydım, şu zamanın insanları bir ihtimal beni hatırlarlardı ama ben ne yazık ki zamanına hapsolmuş eski bir zaman oyuncusu olarak kalmaya mahkumum..

Günler önce Lis ile deniz kenarında sadece anı yaşıyorken ve ben ona bir hikayenin giriş kısmını anlatıyorken kullandığım bir cümle onun çok hoşuna gitti. "Ne mutlu günlerdi. Keşke o zamanki kadar mutsuz olsam."

Ucu göklere hapsolup körelmiş bir çift surat,
Ezilmiş kabahatlerin gölgesinde soluklan..
O nefeslere ihtiyacın var..
Tutmak için ölmek gerek..
Zamanında infaz ettiğim bir albümü aklıyorum.
Ezginin Günlüğü - Dargın mıyız?
Bu çok adi bir zayıflık. Artık yeter.

13 Eylül 2009 Pazar

Gurbet Kaçtı Gözüme

Kitabımın ilk sayfasını açtım. Bir çift satır..

Canım,
Bazen iki satır yazmak öyle zor ki..
Seni Seviyorum..

Ve altında birbirine karışmış iki imza..

benim küçük mektuplarım 3

Sevgili blog,

Sabit bir dalga haraketi izliyorum. Etrafta benden başka kimse yokmuş gibi geliyor bazen. Bugün mekanları onlara dar gelen ve bardaktan boşalan yağmurlarla bayağı haşır neşir oldum ve hatta evinden zorla çıkardığım biricik insan bunu sadece benim için yapacağını söyledi. Beni çok uzun zamandır görmese, muhtemelen geldiği gibi yaptığı tek şey ne kadar dengesiz olduğumu söylemek ve günün geri kalanında da bunu ima etmekten çekinmemek olacaktı ama o tahta masaları basma örtülerle süslenmiş dünyayı çamaşır kurutmak için kullandı ve tesadüflerin ne kadar muazzam olabileceğine inanamadı.

İki saattir benim köşemi kapmış adamı izlemekten yorgun düşmüşken, adam dışarıdaki hayata karıştı biz de en güzel masaya.. O masa benim için özeldir. Diğer masaların aynısıdır evet ama özeldir işte. Aynı odadadır ama daha aydınlıktır ve hayatta pembe ama güzel olan tek şeye bakar.

Bana bak blog, beni kendimi anlatmaya alıştırıyorsun. Bunun ne kadar tehlikeli olduğu hakkında en ufak bir fikrin yok. Varsa da bunu kendine saklamak işine geliyor. Keşke benim seni gördüğüm gibi olsaydın o zaman her şey daha kolay olurdu..

Son olarak, sabit bir dalga kıyıya vurdu.

8 Eylül 2009 Salı

benim küçük mektuplarım 2

Sevgili blog,

Aramıza biraz mesafe koymaya karar verdim. Bu senin kabahatin değil, kendini değersiz hissetme sakın. Sana tekrar dönerim nasıl olsa. Ya burda ya da başka bir yerde.

Son zamanlarda ifade kelimesinin çağrıştırdığı her şeyi unutup, dinlenmem lazım. Yoksa kaldıramam.

Görüşürüz sevgili blog. İnsanın her zaman kendisinin aynısı olan bir dosta ihtiyacı olur ve bu imkansızdır. Neyse işte bu yüzden sana teşekkürler...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Bugün çok yanlış bir gün. Uzun bir zamandan sonra ilk kez..

Beklentiler kötüdür. İnsanların seni anlamalarını beklemek de en kötüsüdür.

Plan yapma ve umut etme. Özellikle benimle ilgili.

Yanlış başlangıçlar..

Önce:

Uykusuz ahşap kağıt ebruli masanın üstünde kahve içerken, buz dağına çarpmış bir çift çay gördüm.

Sonra:

Ayaklarımı yere bastım ki ne göreyim; İstanbul'a sonbahar gelmiş.

Hardal sarısı gözler ve olmayan bir yazı.

1 Eylül 2009 Salı

benim küçük mektuplarım 1

Sevgili blog,

Artık bütün mektuplarımı sadece sana yazacağım. Çünkü bunları okuduğunu ve her -ne kadar önemsenmeyecek de olsa- önemsediğini biliyorum. Yarın yok be ne yarını bugün hatta üç saat sonra Olimposa gidiyoruz. Yaklaşık on kişi. "Sevgili blog sana elveda. Yollarda ölürsem neyse kötüye bir şey olmaz ölmem ben. Merak etme sevgili blog." Bu cümleyi çok sevdim ve çaldım Lisciğim.
Ben denizi çok severim. Hatta kelimelerin en iyi dostlarından Lal bana yıllığımda bu konu ile ilgili bir kısa öykü yazdı. Ben o öyküyü çok sevdim ve o öykü olmak istedim. Çünkü o zamanlar kendimden başka her şey olmak isterdim sevgili blog. Ben bir zamanlar kendimi hiç sevmezdim. Şimdi mi dedin? Sence...

Yarın suyun altında nefesimi ne kadar tutabilirim acabacılık oynayacağım. Doğuştan bozuk akciğerlerim bu konu hakkında ne düşünüyorlar bilmiyorum ve onlara bu konuyu uçak kalktıktan sonra söylemeyi düşünüyorum. Çünkü akciğerlerimle olan münasebetim saçlarımla olana pek benzemiyor. Mesela bugün kafamdaki saçların hepsine yakınını kanalizasyon borularına kurban edince, haklarında uygulayacağım zalim politikalar tatil dönüşünü bekliyor. Ama akciğerlerim bana zalim politikalar uygular. İnsan neye ne kadar saygı göstermesi gerektiğini bilmeli şu hayatta öyle değil mi? Adaletsiz bir hiyerarşi ne de olsa. Alışmak lazım. Eee madem anatomik konulara girdik sevgili blog devam edelim. Bu arada sana saçmalayabildiğim için çok mutluyum çünkü ben saçmalamayı çok severim. Bu yüzden çok acı çektim evet ama hala saçmalamayı çok seviyorum. Özellikle insanların benim saçmaladığımı düşünmelerine bayılıyorum. Neyse, anatomik dediydik. Benim kalbim bazen yer değiştirir biliyor musun? Kendi yeri ona dar gelmiş olacak ki mideme doğru bir yolculuk yapıyor. Midem sapasağlam yarabbime(!) bin şükür ama işte bazen kalbimle olan münasebeti fazla samimi oluyor. İşte o zamanlarda ben sırt üstü yatarım, midemin üstüne ilk oyuncağımı koyarım ve onunla konuşurum. Midem o kadar hızlı atarki benim kemirilmiş filim kafasını adeta benim her söylediğimi anlıyormuş gibi sallar. Bir de kalbimin kendini aşmış gösterileri vardır ama onu yazmak istemiyorum. Çünkü o zamanlar konuşamayacak kadar acı çekiyorum.

Neyse sevgili blog. Sana şimdi veda ediyorum. Üzülme sadece beş gün ayrı kalacağız. Bu arada benim babam dünyanın en iyi babası bence. Bilmem kaç yıllık viski verdi bana tatilde arkadaşlarımla daha güzel sarhoş olayım diye. Efe benim evlatlık kardeşim olmak isteyebilir. Bu arada ben bugün eve geç geldim -çok utanıyorum kendimden bu kadar iyi yalan söyleyebildiğim için- Bana benzemeyen bir çocuğum olsun mümkünse. Ama babasına da benzememeli çünkü benim sevebileceğim insanlardan hayır gelmez. Ya da en iyisi benim bir çocuğum olmasın. İşte eve geç geldim ve bana kimse kızmadı.

Hava kaçta aydınlanıyor acaba. Ben bu mutfak köşesinden görünen gökyüzü manzarasını çok severim. Ama sabaha karşı. Onu ilk gördüğümde çok küçüktüm. Artık büyük müyüm? Hiç sanmıyorum. Sevgili blog, bence ben çok salak bir insanım..

Konuşmak..

Bunu şu an istediğin için yapıyorsun. Oyun kendi kurallarıyla kaldığı yerden devam edecek ve bu gece anına hapsolacak. Sen yine bir adım bile ilerleyememiş olacaksın, bir adım bile ilerleyememiş.


Her defa aynı şey.
Her defa aynı kelimeler.

Artık yakamı bırak diyesi geliyor insanın. Beni uzak yollarda tek başıma bırak. Beni özgür kıl, öldürebildiğin kadar.

Sonra ortaya koyulmuşlukları düşünür insan.
Tek kişilik gerçekler.
Ortaya tek kişinin koyduğu, diğerlerinin bir it sürüsü gibi onu izlediği mısraların gerçekliği gelir.
Aynı sözlerin farklı anlamları, aynı şarkıların farklı sözleri gelir akla.

Akıl...Ben burdayken sen yoksun sanırım. Seni çok uzak denizlere bıraktım bu yola girmeden önce..Ölmeden önce.
Tüm sakinliğimi yitirdim.
Kolaylaştı konuşmak..