Bugünlerde sabahlarım gerçi sabah demek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama pek keyifli geçiyor. Olabildiğince yalnız. Kafamı kurcalayan onca şey arasından başını uzatıp bayrağı kapan "acaba şu yataktan kalkıp çamaşır makinesinin sesini daha az duymak için kapıyı kapatabilir miyim?" oluyor. Olsun varsın. Bazı saplantılı alışkanlıklarımın eskimiş bölümleri ısıtıp ısıtıp karşıma koyarak, utanmaz bir tavır sergilemesine aldırmıyorum.
Aldırmıyor muyum?
Son zamanlarda benim gibi iç sesi olan bir sayfa sahibiyle tanıştım. Hem de bir doktor. Ayrı bir mevzudur bu da. Nedense hiçbir şeyi kolay unutamıyorum.
Neyse, o doktorun şu cümlelerini kendime pek bir yakın hissettim paylaşayım. "...çünkü dosttan gelen bir telefonun, gezilecek yerlerin, hayatımdaki insanların, okunacak romanların hep önceliği vardı bende."
Bir gün biri bana "neden yapamadın?" diye sorarsa cevabım bu olacak..
22 Nisan 2010 Perşembe
gidebilmek adına..
Gitmek
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",öbür yanımız "otur" diyor."
Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif...
Denk olsa.Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür ya
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,Ama olsun...
İstemek de güzel.
Can Yücel
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",öbür yanımız "otur" diyor."
Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif...
Denk olsa.Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür ya
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,Ama olsun...
İstemek de güzel.
Can Yücel
14 Nisan 2010 Çarşamba
1 kala..
Ortadasındayım.
Öylece oturuyorum.
İnsanlar kapılar alıp duruyor.
...
Birileri bunu çoktan kapattı.
Öylece oturuyorum.
İnsanlar kapılar alıp duruyor.
...
Birileri bunu çoktan kapattı.
11 Nisan 2010 Pazar
benim küçük mektuplarım: sayısını unuttuğum
Sevgili Blog,
Çok değil biraz eskiye gidelim.. Benim odamın içindeki küçük odanın kendini en işe yarar hissettiği zamanlara. Hatırlarsın aslında zira o zaman daha çok vakit geçirirdik. Senin yaşadığın zaman artıkça o zaman renkleri azalır oldu. Zorla değil hemen üzerine alınma. Gereklilikler değişiyor.
Aynı küçük siyah çubuklardan aldım kendime geçen gün. Bu standartlarda ışıkların en güzel olduğu yere gidiyorum. Odanın içinde bir oda değil orası biraz daha uzak ve biraz daha soğuk. O zamanları bu zamanlarda hatırlamak için aynı şarkıyı dinliyorum. Ama bu sefer olmadı. İyi bir şey mi bu anlamadım.
Sarışınlığını adlandırmayan insan bana bağımlı olduğumu söyledi. Beni bilirsin hemen kabul etmedim. "Hayır, hayır.." dedim ve başka cümleler kurdum şu an hatırlamadığım. Çünkü gerçek değillerdi. Sonra düşündüm hatta unutmamak için yazdım birkaç yere. Ama o insanın cümlelerini unutmuyorum. Yalnız kalınca bir daha düşünüyorum.
İşte satır aralarının arasındaki boşluğa geldik. O boşluğu dolduruyoruz beraber.
Bunu biliyorsun sevgili blog. Eğlenceli bir şarkı çalıyor. Bunu bir zamana taşımak için tutuyorum bir kenarda. Adı da var üstelik. Şarkıda bir çocuk var bir su ve bir de balık. Geçenlerde masama süs, insanlara huzur olsun diye bir balık almaya karar vermiştim.
Unutmayayım bunu.
Çok değil biraz eskiye gidelim.. Benim odamın içindeki küçük odanın kendini en işe yarar hissettiği zamanlara. Hatırlarsın aslında zira o zaman daha çok vakit geçirirdik. Senin yaşadığın zaman artıkça o zaman renkleri azalır oldu. Zorla değil hemen üzerine alınma. Gereklilikler değişiyor.
Aynı küçük siyah çubuklardan aldım kendime geçen gün. Bu standartlarda ışıkların en güzel olduğu yere gidiyorum. Odanın içinde bir oda değil orası biraz daha uzak ve biraz daha soğuk. O zamanları bu zamanlarda hatırlamak için aynı şarkıyı dinliyorum. Ama bu sefer olmadı. İyi bir şey mi bu anlamadım.
Sarışınlığını adlandırmayan insan bana bağımlı olduğumu söyledi. Beni bilirsin hemen kabul etmedim. "Hayır, hayır.." dedim ve başka cümleler kurdum şu an hatırlamadığım. Çünkü gerçek değillerdi. Sonra düşündüm hatta unutmamak için yazdım birkaç yere. Ama o insanın cümlelerini unutmuyorum. Yalnız kalınca bir daha düşünüyorum.
İşte satır aralarının arasındaki boşluğa geldik. O boşluğu dolduruyoruz beraber.
Bunu biliyorsun sevgili blog. Eğlenceli bir şarkı çalıyor. Bunu bir zamana taşımak için tutuyorum bir kenarda. Adı da var üstelik. Şarkıda bir çocuk var bir su ve bir de balık. Geçenlerde masama süs, insanlara huzur olsun diye bir balık almaya karar vermiştim.
Unutmayayım bunu.
önceki zamanlarının sonraki saatleri..
Ucu acılmış kalemler vardı biraz ötesinde; yaprak öldüren, içinde dünya döndüren. Çizgilerin renk verdiği oyunlar vardı ve karakterlere ait olan seslerin satırları. Her sesin farklı bir varlığı vardı, her varlığın farklı bir çizgisi.
Aynı sahnede dolanan seslerin hepsini yazmaya kalkınca bir daha kalktığı yeri bulamadı. Dolaştı durdu, gece adını verdiği şarkılar yazdı. Şarkıları hep başkalarına yazdı, hep seslere yazdı. Dolmayan bir defter vermişlerdi ona kimse okuyamasın diye..
Bitmeyen kitapları kimse okumazdı.
Aynı şarkı birden fazla sese yazılmazdı.
Ve oyunda sadece tek bir nota yoktu.
Oyunun adı yoktu.
Aynı sahnede dolanan seslerin hepsini yazmaya kalkınca bir daha kalktığı yeri bulamadı. Dolaştı durdu, gece adını verdiği şarkılar yazdı. Şarkıları hep başkalarına yazdı, hep seslere yazdı. Dolmayan bir defter vermişlerdi ona kimse okuyamasın diye..
Bitmeyen kitapları kimse okumazdı.
Aynı şarkı birden fazla sese yazılmazdı.
Ve oyunda sadece tek bir nota yoktu.
Oyunun adı yoktu.
Ben
..sahne istiyorum.
organik olan bir kimya değil..
..hatta dışına çıkılmayan sahneler istiyorum..
bana bir sahne alın.
organik olan bir kimya değil..
..hatta dışına çıkılmayan sahneler istiyorum..
bana bir sahne alın.
3 Nisan 2010 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
