27 Aralık 2009 Pazar

yerleştirilmiş kurgu..

Olsun adı olsun yeter..

Her gün yapılan şey bir gün sıradanlaşır mı?

Ne korkunç..

22 Aralık 2009 Salı

Sınava 3 KALA..

istediğimiz şeyleri istediğimiz zamanlarda istediğimiz kişilere hissedebiliyoruz. galiba yaşıyoruz. tonlarca duygunun farklı kombinasyonlarını kontrol edebiliyorsak, yerleştirebiliyorsak kendi elimizle, biz neredeyiz??

18 Aralık 2009 Cuma

yavaş zamanlar

Değişkenleri düşünmekle o kadar meşgulum ki bir yerde bir saniyeden fazla kalamıyorum. İşler sarpa sarınca akla hep yeni bir sayfa gelir. Şu an durduğum sayfanın kalan yarısını okumuyorum çünkü biliyorum okusam da anlayamıyorum..

17 Aralık 2009 Perşembe

İnsan olmamak, çirkin insan olmaktan iyidir. Dört başlı bir kahraman kurtarıcım olabilir.

16 Aralık 2009 Çarşamba

şunu söylemeyi unutmuşum

Sevgili Lis,

Sen her dokunduğu şeyi bozan bir insan değilsin.

Sen her dokunmadığı şeyi bozan bir insansın.

Sevgiler..

Çasmalardan kaçıp oyun oynamak..

Çok karmaşık gibi görünen, boğup tüketen tüm sorunların çözümünün bu kadar basit olması çok ironik değil mi? İronik tabi. Hatta ironik, haksız, adaletsiz diye ayak diretmek de tamamen cesaret dediğimiz, sadece yanımızda oturuyorken dost yüzünü gösteren karakter paçavrasından kaynaklanıyor. Eee biraz ağırdan alıp, yüzümü ona dönmemek için yazdığım bahane senaryolarından bahsedeyim. "Ama ben o olmadan naparım?! (böhüü)" Rahatlarsın salak. Yarım kalır ve biter işte. Bitmeyen tek şey sonsuzdur.
Bir küçük koyu asa. Ucundan bir son damlası akıyor. Sonsuz sevgiyi getirip gözlerimizin arasına koyuyor ve gözlerimizi kapatıyoruz; uyumak güzel geliyor.
"Şarkının içinde duruyor,
Gülüyor doya doya, uyuyor..
Şarkının içinde yürüyor,
Yürüyor güle güle, ölüyor."

TAKINTILI: Hiç parametre almayan distructer default constructer..

Hedef şaşırmışsındır. Sık sık gülerken de sağ yanağının köşesine iliştiren.. Gider gelir, gider gelir.. Uzun uzun akan sular vardır; büyüklüğüyle korkunçlaşan taşların arasından gelen.. Yazın kuruyan kışın konuşan sular. Envai çeşit kanın konuşturduğu antik taşların altındakiler büyüklüğüyle övünen taşların başlangıç noktasındadır. Konuşan sularla yanyana durur. Bazen selamlaşırlar, bazen de uzlaşamazlar. İşte o zaman bidonlarıyla konuşan çocuk görev savsakladığı sırada görür onu. Değirmen deresinde kurumuş bir kan damlası.

Zaman değişir.
Çocuk dirilir.

Mahzenli evin kapısında oturmuş, bir çocuk diliyle ağlıyor.
"Apaaaannnee ben kayboldum."

"Altından geçtiğin köprünün yıkılmamasına dikkat et. Üstünden geçen insanlar çok sular akıttılar, aşındırdılar toprağı."
_________

Yüzüme resim çizebilseydim, bir ressam olurdum.
_________

Eğer sevinirsem, öyle olmadığında da üzülürüm. Bunu istemediğim için hiç ilerleyemiyorum. Yılların biriktirdiğiyle verdiğimiz tepkiler. Birgün kafam kırılacak.
Kumbara sızdırıyor.
Dostluk biriktirir.
Dostluk sızdırıyor.



**Bir CS dersinden eğlenceler. Evet ben bu dersten kalmaya karar verdim.

yoldamüzik.com

SOn ŞarkI

Bir yanım hep eksik kaldı
Sen gittin gideli
Bir büyük sevda istemeden
Bitmiş gibi

Dostlarım değişti, dünya değişti
Ölümder korkar oldum
Deliliğim azaldı artık
Şimdi duruldum

Şimdi göklerin güzeli oldun
Her aşık olduğumda biraz da seni buldum

Şimdi bir bulut oldun
Her damlada biraz da seni buldum


Lis bana bunu hediye etti, haberi yok..

15 Aralık 2009 Salı

beklemek ya da beklememek

İnsan umudu kesince, yitirince beklentilerini ki bunlar her zaman uydurulmuş, rahatlatıcı illüzyonlardır; nefes aldığı zamanda yaşamaya başlıyor. Burnunun ucu budur.

Işık var yakala salak.. Tüh yine kaçırdın.. Bekle, hep geri gelirler..

12 Aralık 2009 Cumartesi

Yukarı bağ..

Her adımında dizlerini vurduğu çocuk bidonuna çocuk şarkıları söylerdi. Büyüklerin yazdığı bir şarkı çocuk diline düşmeye görsün hemen çocuklaşıverir. Onların diline karışır. Güçlerine, hayal güçlerine yoldaş olur. O küçük bidonlarıyla yıllardır aynı yola gidiyor. Aynı çeşmeden su getiriyor. Güneş geçen yıllarla biraz değişiyor. Çeşme yolundaki yapraklar eskisi kadar geveze ve güleç değil gibi. Bidon seslerini insanları boşverir gibi dinleyemiyor. İnsaları boşvermemeye başladığın gün çocuk şarkılarını yitirdin diyor bidon. Akıtmaya başlıyor. Toprak yolda bir su solucanı...

kurşun

birkaç köşeli mavi surat
yaktı
izlerinin ucunda sallanan saatleri
avuçlarında sızladı gizleri..

birkaç sırma saçlı çocuk
sildi göz dumanlarını
başa sardı
bitmeyen ezgisi..

solukların altın yansıması
renk çemberlerinde dolan..
hatırlat
güz tutulması zamanını
gül..

11 Aralık 2009 Cuma

iz.

Bir şeylere ad koymaya bayılırım. Tanımlamaların çizgisinde düşmek için yaratılmış bir cambazı oynuyorum. Becerikli olmanın acısını boynuna bağlamış, izleyicilerinden hep uzun alkışlar alan bir cambaz. Oluşum sürecinden geçemediğinden tanımlara bağlanan bir ip ustası.

Teker teker, yavaş yavaş açmaya başladı düğümleri. Sabır denen erdemin elle tutulan gerçekliğini avuçlarında hissediyordu. Sıcaklığı soğuk sıfatını bilmeyen iklimlerden geliyordu. İklimlerin değişmesini istemediği için yumruklarını hiç açmadı. Öyle gömdüler onu. Bir çift yumruk hayata sıkı sıkıya bağlanmışken arkasından dualar döktürdüler. Sonra da duaların hepsini döktüler.

Süt dökmüş kediler gibi ilerlerken toprak yol açtı ağzını. Giderken sesimi çıkarmadım ama her şeyin dönüşü kendi içinde saklıdır. Bu kez de kulaklarınızı tıkamanıza katlamam dedi ve yarıldı..

Dökülen duaların sahibi gülümsedi ve yalnızlığına şükretti. Ağaçlarını özlemese tanrı olabilirdi..

imza..

Dinlemek diyoruz.
Ölmek diyoruz..
Yaşamak diyoruz
Görmek diyoruz.

Sesleri dinleyebilecek kadar yaşamıyorum. Bir zamanlar taşlardan taşlara atlardık. Deniz vardı, zaman zaman gri olsa da mavi olduğunda da orada olabileceğimizi bildiğimizden pek de ciddiye almazdık olan biteni. Olan olmuştu. Biten bitmişti ve sadece konuşurduk. Bitenlerin ardından, ölenlerin ardından onlar hiç gerçek olmamışlar gibi kelimeler dökerdik. Yazılan her kelimenin gerçekliğini yitirdiği gibi bitenler de gerçek olmaktan çıkardı. Tek renkler görürdük. Gözyaşlarımızla gözlerimizin rengi aynıydı. Gözyaşlarımla gözlerim aynıydı. İnce bir hava yolunda ilerleyen çığlıklarım ona doğru gidiyordu. Cevaplar duyuyordum ama dinlemiyordum. Varlıktı ilgilendiğim şey, var olmanın miktarı değil. Ağırlıklar yaşanan çağırışlardı. Taşlardan taşlara atlardık ve arada kalanların ne olduğuna bakmayı hiç tercih etmezdik. Bir zamanlar tercihler vardı. Uzanan ve uzanmaktan korkmayan. İnsanların gözlerinin içine bakıp söylediklerini duymamak gibi sancılar o gri denizin karşısındaki salıncaklarda kaldı. Sokak köpeğinin teki en sevdiğim eteğine imzasını atmıştı..

Ben o günlerin imzasını unutmuyorum..

Yeni imzalar atabilmem için yeni bir isim olmayı bekliyorum..

Zamana inanmıyorum. Varlığıyla ilgileniyorum, uzunluğuyla değil..

Ben gidiyorum..

20 Kasım 2009 Cuma

Ege'ye doğru...

Duru bir kayalığın dibinde,
Geride kalan saydam bir doğa
Ve yolculuk..

Az kaldı
Çocukluk yollarına
Çocukluk renklerine dönmeye..

Bu kez direksiyon el değiştirdi..
Çocukluk el değiştirdi..

Az kaldı
Gitmeye,

Az kaldı,
Bekle.

Hep orda kaldın..
Ben tekrar geliyorum..

19 Kasım 2009 Perşembe

Lis'E

Sevgili Lis,

Son zamanlarda kelimelerini izleyen insanların ağzını yüzünü dağıtıyorsun.. Etkileyiciliğinin devamını diler, gözlerinden öperim...

Z.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Hortum

Kan gerçek renginin bilinmesini istemez.
Onu saklayan deriyi yaratmıştır.
Rengini görmek için kesmek gerekir.
Acıtmak gerekir..

12 Kasım 2009 Perşembe

Sevgili Blog,

bir sınır var..
bugün biri bana o sınırı hatırlattı.

bir sınır var..
ve ben ona yakın bir yerlerde yürüyorum..

bir sınır var..,
onu ben çizdim..

renkli sıfatlar, süslü cümleler, etkileyici mimikler var.
onların altında ne kalmış..

döne döne düğümlenmiş bir sınır var..

gelecek var..

birinin elinde olmak var..
sahiplenilmek var..
"ellerimden kayıp gideceksin" cümlesi var..

o sınırı ben çizdim..
kayıp gidersem eğer yeni bir sınır çizerim.
yeni bir şeyler yapmayı öğrenirim.

öngörü var.
önsezi var.
ölüm var.
yaşam var.

ben varım..

7 Kasım 2009 Cumartesi

eskibirkağıtparçası2...

bu küçük sığınakta yaşayan korkunç ve hayalperest bir zavallı...
böyle şeyleri sen yaparsın..
daha önce de geçtiğin, rayların altında saklanan salıncaklarda kalmamış gözyaşların..
daha bitmemiş çünkü..
herkesi inandırmak istediğin gerçekliğin içinde kaybolmadan,
kurallarını koyduğun bir oyunu seyretmek gibi bu...
daha az konuşmakla başlayıp hiç konuşmamak..
sanrılarım..,
benim küçük oyunlarım..


çözülmeyen alışkanlık..
alışılan çözüm...

eskibirkağıtparçası...

o kaldı ardından sessizliğin,
sakin, umarsız..
küçük ışık taneleri
her biri gülümseyen,
üzerine titrenmiş,
sevdalı mucizeler...
...
denize taşınıp, tuzunu koklamak
rüzgarda savurmak damlalarını

köpük tuzu
hep zamansız
bembeyaz mavi...

uzak sıcaklık..
yakındaki sinsiliği gerçeğin.
yaşama keyfi..


yalan sevgiler gölgesinde
son bakışın ardında bıraktığı gözyaşları,
tazeliğini koruyan,
ürpertici soğukluk..

zamanın sonsuzunda
çıplak gölgelerin hayali..
hep orda olduğu bilinen hatıraların ilkleri..
içerdeki yağmur,
ümit edilen aynılık.
ayrıyı görmemek

yanılgılar kalabalığında yürümek..

sözcüklerin ötesinde
daha gerçek, daha uzak
uzaklık kadar sıradan..

yeni bir hayatta, yeni bir hayalde
hep es geçmek, -özlemek-
yaşanılmayanı özlemek..

bitmek......

26 Ekim 2009 Pazartesi

eskiden yazmıştım okudum şimdi niye yazamıyorum dedim

Onlar ki dışarıdan görülmeye değen, ortalama ve sığ genellemeleri hiçe sayan, yüklü hisleri kendilerine dokunduğu ölçüde yansıtırlar harflere, simgelere. Ruh yanlızlığı söz konusuyken, kalabalıklaşan sesleri huzura kavuşturmanın sessiz mutluluğu içinde kaybolurlar, insan gibi soluk almadan da duramazlar.

Yaşanmış olanlar her satırda yer değiştirir.

Eksiltili, fazlalıklı rahatsız düşler görürler. Dört bir yandan esen güney rüzgarları, her uğradıkları durakta attıkları derilerini, yücelttikleri korkularını bulurlar onların tanelerinde.
Onlar hem çok uzakta, hem çok yakındalar..
Onları tanır mısınız?
Dışarı ve içerinin birbirine dokunmaya korkmadığı kurtarıcı noktada durur musunuz?..

17 Ekim 2009 Cumartesi

2007'den geldik, eskiyiz, yaşlıyız..

Dalgalardan uçuruma koşan adımlar,
Sessiz ve kavgacı, ürkek..

Sevgisiz insanların sevgisiz kalplerinde
İnce dokunuşlar enkazlara dönmeden..

Dalgalarından uçuruma
Olur mu ki?
Dalgalar mavi mi ki?
Uçurum kararmış ama onu biliyorum.

Bir dalga, bir uçurum. .
Sırayla oluyor mu ki?
_________________

Mutluluğun sembolü,
Tanımla onu.
Sonra sev
Sonra uyuma, yaşa..

Bugün öyle,
Yarın şöyle..
Öbür gün yok ki..

__________________

Gök çığlıklara bürünen yaşlı sayfalar..
Acı damlaları gece seslerinin
Buruk gülüş ve vicdan yankılanması
Gözlerimde destansı kavgam..

Benim benle kavgam
Benim sensiz kavgam.

16 Ekim 2009 Cuma

bir sabah..

Hala devam eden karaktersiz aydınlıktayız. O kadar karaktersiz ve biz ona o kadar mecburuz ki yüzünü gösterir göstermez, sevinçle umut etmeye başlıyoruz, tüm fazlalıklarımızdan kurtuluyoruz. Güneşin kıvrımlarında fazlalıklardan kurtulmak ve olabildiğince hafif bir şekilde yaşamaya başlamak.. Bu sabah yeni bir karaktersizlik var her tarafta. Haftalar biter, haftalar başlar. Eski yazılar okunur, zaman artık adını yenilere vermişken.. Zaman geçip giderken, biz nerde takılıp kalıyoruz acaba? Aranızda zamanın hızına yetişebilen var mı?
Kareli rakamlardan önce alfebemizin sevgili 29 işaretinden medet ummak, anlaşılan birlikteliklerin rahatlatıcı etkisine kapılıp, günün geri kalanına katlanabilmek için güç toplamak demek..
Güçlüyüm,
Güçlüsün,
Güçlü,
Güçlüyüz,
Güçlüsünüz,
Güçlüler..
Aranızda gücün tadına bakan var mı?

13 Ekim 2009 Salı

Bir CS dersinde..

Lis yeni mırıltılar keşfediyor..
Hepsi birbirinin aynısı gibi görünüyor ama değiller,
Her mırıltı öncekinden biraz daha yeni,
Her mırıltı başka bir zamana ait..
Zaman ise her şeye..
______________

Boşlukta yürüyenler hep arkalarında birilerini bırakırlar..
Gümüş bir yolda,
Eskimiş insanlar..
Terk edilmenin eskiliği sarmış,
Yalnızlık sinmiş üstlerine..
Yeni yaşamlar beklerken,
Hep aynı şeyler yaşanmış..
________________

Ayrıca bugün cs dersinde Lis benim adımın baş harflerinden bana bir şiir yazdı ve ben onu çok beğendim. Ama sevgili blog sana adımı söyleyemem. O yüzden bu şiiri beni gerçekten tanıyan kara kaplı defterimin sayfalarının arasına koyuyorum..

23 Eylül 2009 Çarşamba

Güz

Başka bir hayatın tek izleyicisi olmak, daha da fenası tek takipçisi olmak. Gelip giden, kopup yiten sayısız hikayeyi saklanmak için kullanmak. Tek başına oyunlar oynamak, dağılmış seslerin arasında sadece tek bir ses duymak.. Sonrasında ise keşkesizliklerin iklimindeydik ama her şey tersine döndü. Siyah-beyaz bir gemiye bindik ve hayat arkada kaldı.

17 Eylül 2009 Perşembe

Bir Güzel Gün..

Ben Lâl'i cok severim. Yanında da hiç düşünmeden, tartımsız, amaçsız konuşurum; düşünürüm. Düşündüğüm şeyden emin olmasam da paylaşırım. O güzel bir insandır, değişik bir insandır, farklı bir insandır. Ve..

"...bıçakları dizip masaya, öylece izlermişim" dedi.

Ben onu bir kez daha gördüm.

Benim için bir yazı yazacak, adını bile koyduk bugün. Bekliyorum.. Bir de şu cümleyle beni vurdu. "Senin gibi bir kız bile bunu yapıyor." Senin gibi kız kavramının detaylarına girip, yukarıdaki duygusallığı zedeleyecek şirretliğe sarmadan susuyorum...

14 Eylül 2009 Pazartesi

Çizgi mizgi dizgi..

Ben bugün gördüm ki hayatta çok ama çok görünmez çizgiler varmış.. Kim olduğumuzla ilgili bizim bile farkına varamayacağımız çizgiler.. Gönül isterdi ki bu çizgi muhabbetini iki saat önce otobüste kendi kendime konuştuğum gibi anlatabileyim ama ne yazık ki kelimelerim uçup gitmiş. Eve gelince mantıklı bir insan hali tavrına bürünmek zorunda kalmamdan olabilir bu. 18. yüzyılda yaşasaydım, şu zamanın insanları bir ihtimal beni hatırlarlardı ama ben ne yazık ki zamanına hapsolmuş eski bir zaman oyuncusu olarak kalmaya mahkumum..

Günler önce Lis ile deniz kenarında sadece anı yaşıyorken ve ben ona bir hikayenin giriş kısmını anlatıyorken kullandığım bir cümle onun çok hoşuna gitti. "Ne mutlu günlerdi. Keşke o zamanki kadar mutsuz olsam."

Ucu göklere hapsolup körelmiş bir çift surat,
Ezilmiş kabahatlerin gölgesinde soluklan..
O nefeslere ihtiyacın var..
Tutmak için ölmek gerek..
Zamanında infaz ettiğim bir albümü aklıyorum.
Ezginin Günlüğü - Dargın mıyız?
Bu çok adi bir zayıflık. Artık yeter.

13 Eylül 2009 Pazar

Gurbet Kaçtı Gözüme

Kitabımın ilk sayfasını açtım. Bir çift satır..

Canım,
Bazen iki satır yazmak öyle zor ki..
Seni Seviyorum..

Ve altında birbirine karışmış iki imza..

benim küçük mektuplarım 3

Sevgili blog,

Sabit bir dalga haraketi izliyorum. Etrafta benden başka kimse yokmuş gibi geliyor bazen. Bugün mekanları onlara dar gelen ve bardaktan boşalan yağmurlarla bayağı haşır neşir oldum ve hatta evinden zorla çıkardığım biricik insan bunu sadece benim için yapacağını söyledi. Beni çok uzun zamandır görmese, muhtemelen geldiği gibi yaptığı tek şey ne kadar dengesiz olduğumu söylemek ve günün geri kalanında da bunu ima etmekten çekinmemek olacaktı ama o tahta masaları basma örtülerle süslenmiş dünyayı çamaşır kurutmak için kullandı ve tesadüflerin ne kadar muazzam olabileceğine inanamadı.

İki saattir benim köşemi kapmış adamı izlemekten yorgun düşmüşken, adam dışarıdaki hayata karıştı biz de en güzel masaya.. O masa benim için özeldir. Diğer masaların aynısıdır evet ama özeldir işte. Aynı odadadır ama daha aydınlıktır ve hayatta pembe ama güzel olan tek şeye bakar.

Bana bak blog, beni kendimi anlatmaya alıştırıyorsun. Bunun ne kadar tehlikeli olduğu hakkında en ufak bir fikrin yok. Varsa da bunu kendine saklamak işine geliyor. Keşke benim seni gördüğüm gibi olsaydın o zaman her şey daha kolay olurdu..

Son olarak, sabit bir dalga kıyıya vurdu.

8 Eylül 2009 Salı

benim küçük mektuplarım 2

Sevgili blog,

Aramıza biraz mesafe koymaya karar verdim. Bu senin kabahatin değil, kendini değersiz hissetme sakın. Sana tekrar dönerim nasıl olsa. Ya burda ya da başka bir yerde.

Son zamanlarda ifade kelimesinin çağrıştırdığı her şeyi unutup, dinlenmem lazım. Yoksa kaldıramam.

Görüşürüz sevgili blog. İnsanın her zaman kendisinin aynısı olan bir dosta ihtiyacı olur ve bu imkansızdır. Neyse işte bu yüzden sana teşekkürler...

7 Eylül 2009 Pazartesi

Bugün çok yanlış bir gün. Uzun bir zamandan sonra ilk kez..

Beklentiler kötüdür. İnsanların seni anlamalarını beklemek de en kötüsüdür.

Plan yapma ve umut etme. Özellikle benimle ilgili.

Yanlış başlangıçlar..

Önce:

Uykusuz ahşap kağıt ebruli masanın üstünde kahve içerken, buz dağına çarpmış bir çift çay gördüm.

Sonra:

Ayaklarımı yere bastım ki ne göreyim; İstanbul'a sonbahar gelmiş.

Hardal sarısı gözler ve olmayan bir yazı.

1 Eylül 2009 Salı

benim küçük mektuplarım 1

Sevgili blog,

Artık bütün mektuplarımı sadece sana yazacağım. Çünkü bunları okuduğunu ve her -ne kadar önemsenmeyecek de olsa- önemsediğini biliyorum. Yarın yok be ne yarını bugün hatta üç saat sonra Olimposa gidiyoruz. Yaklaşık on kişi. "Sevgili blog sana elveda. Yollarda ölürsem neyse kötüye bir şey olmaz ölmem ben. Merak etme sevgili blog." Bu cümleyi çok sevdim ve çaldım Lisciğim.
Ben denizi çok severim. Hatta kelimelerin en iyi dostlarından Lal bana yıllığımda bu konu ile ilgili bir kısa öykü yazdı. Ben o öyküyü çok sevdim ve o öykü olmak istedim. Çünkü o zamanlar kendimden başka her şey olmak isterdim sevgili blog. Ben bir zamanlar kendimi hiç sevmezdim. Şimdi mi dedin? Sence...

Yarın suyun altında nefesimi ne kadar tutabilirim acabacılık oynayacağım. Doğuştan bozuk akciğerlerim bu konu hakkında ne düşünüyorlar bilmiyorum ve onlara bu konuyu uçak kalktıktan sonra söylemeyi düşünüyorum. Çünkü akciğerlerimle olan münasebetim saçlarımla olana pek benzemiyor. Mesela bugün kafamdaki saçların hepsine yakınını kanalizasyon borularına kurban edince, haklarında uygulayacağım zalim politikalar tatil dönüşünü bekliyor. Ama akciğerlerim bana zalim politikalar uygular. İnsan neye ne kadar saygı göstermesi gerektiğini bilmeli şu hayatta öyle değil mi? Adaletsiz bir hiyerarşi ne de olsa. Alışmak lazım. Eee madem anatomik konulara girdik sevgili blog devam edelim. Bu arada sana saçmalayabildiğim için çok mutluyum çünkü ben saçmalamayı çok severim. Bu yüzden çok acı çektim evet ama hala saçmalamayı çok seviyorum. Özellikle insanların benim saçmaladığımı düşünmelerine bayılıyorum. Neyse, anatomik dediydik. Benim kalbim bazen yer değiştirir biliyor musun? Kendi yeri ona dar gelmiş olacak ki mideme doğru bir yolculuk yapıyor. Midem sapasağlam yarabbime(!) bin şükür ama işte bazen kalbimle olan münasebeti fazla samimi oluyor. İşte o zamanlarda ben sırt üstü yatarım, midemin üstüne ilk oyuncağımı koyarım ve onunla konuşurum. Midem o kadar hızlı atarki benim kemirilmiş filim kafasını adeta benim her söylediğimi anlıyormuş gibi sallar. Bir de kalbimin kendini aşmış gösterileri vardır ama onu yazmak istemiyorum. Çünkü o zamanlar konuşamayacak kadar acı çekiyorum.

Neyse sevgili blog. Sana şimdi veda ediyorum. Üzülme sadece beş gün ayrı kalacağız. Bu arada benim babam dünyanın en iyi babası bence. Bilmem kaç yıllık viski verdi bana tatilde arkadaşlarımla daha güzel sarhoş olayım diye. Efe benim evlatlık kardeşim olmak isteyebilir. Bu arada ben bugün eve geç geldim -çok utanıyorum kendimden bu kadar iyi yalan söyleyebildiğim için- Bana benzemeyen bir çocuğum olsun mümkünse. Ama babasına da benzememeli çünkü benim sevebileceğim insanlardan hayır gelmez. Ya da en iyisi benim bir çocuğum olmasın. İşte eve geç geldim ve bana kimse kızmadı.

Hava kaçta aydınlanıyor acaba. Ben bu mutfak köşesinden görünen gökyüzü manzarasını çok severim. Ama sabaha karşı. Onu ilk gördüğümde çok küçüktüm. Artık büyük müyüm? Hiç sanmıyorum. Sevgili blog, bence ben çok salak bir insanım..

Konuşmak..

Bunu şu an istediğin için yapıyorsun. Oyun kendi kurallarıyla kaldığı yerden devam edecek ve bu gece anına hapsolacak. Sen yine bir adım bile ilerleyememiş olacaksın, bir adım bile ilerleyememiş.


Her defa aynı şey.
Her defa aynı kelimeler.

Artık yakamı bırak diyesi geliyor insanın. Beni uzak yollarda tek başıma bırak. Beni özgür kıl, öldürebildiğin kadar.

Sonra ortaya koyulmuşlukları düşünür insan.
Tek kişilik gerçekler.
Ortaya tek kişinin koyduğu, diğerlerinin bir it sürüsü gibi onu izlediği mısraların gerçekliği gelir.
Aynı sözlerin farklı anlamları, aynı şarkıların farklı sözleri gelir akla.

Akıl...Ben burdayken sen yoksun sanırım. Seni çok uzak denizlere bıraktım bu yola girmeden önce..Ölmeden önce.
Tüm sakinliğimi yitirdim.
Kolaylaştı konuşmak..

30 Ağustos 2009 Pazar

Eksiksiz bir sabah

Bu sabah rüyalarla gerçekler birbirine karışmış gibiydi. Öyle ki gördüğüm rüyalardan beş tanesini eksiksiz hatırlıyorum ve zaman zaman uyuduğum yatağın farkında olarak odamı rüyaya karışmış bir şekilde algılıyordum. Tamamen uyandığımda ise çok daha mutsuz olmam gerektiğini düşünmeme rağmen çok keyifliydim. Rüya ile gerçek kırılmıştı. Kırılan bir ayna yansımasına sığınmış küçük hikayelerim sadece rüyaydı ve hayat başlamıştı.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

incirler..

Çocukların elleri bilgisayarlar tarafından mahkum edilmişken, sonyazın incirlerine dalmak benim için kaçınılmazdı.

28 Ağustos 2009 Cuma

Mavi..

Mavi bizi çağırıyor.
Kilometreler de..

Yıllardır yanan bir çift ateş ona gitmemizi bekliyor ve biz gidiyoruz.

Soru

"Herkes nerde? Sen nerdesin?"
"Ne konuşuyorsun yine kendi kendine? Yoksa yine şarkı mı söylüyorsun.."
"Hiiiç. Sadece bir soru sordum."

Krallıklar...

İkilemelerin krallığı..
Yalnız ikilemeler.
Daha hızlı, daha hızlı.. Evet yapabilirsiniz, başarabilirsiniz...

Eriyen şeritler..
Boğulan yüzler..
Daha hızlı, daha hızlı... Daha soğuk, daha canlı, daha sıcak..
Buzlar kırılıyor...

Amaçsız gülücükler saçan kız,
Ayakların yere basıyor mu?
Ayakların var mı?

Gitmek için güzel bir gün.
Ölmek için güzel bir gün.
Sakın ağlama anne.
Anne sakın bakma benim suratıma.. Benim bir suratım yok. Senin de bir kızın..

Göç krallığı.. Kaçanları besleyen sular..

Neden olmuyor? Gözyaşları neden bana cephe almış? Halbuki ikimizde aynı taraftayız. Rüzgarın tarafında..
Saçlarımız uçuşuyor..
Aynı geçen zamanlar.
Birbirini kovalayan biralar, sigaralar...

Bana ayrılan bir yolda yürüyorum. Tanıdıklar görüyorum. Siyah-beyaz ve uzak tanıdıklar. Eskide kalmış aşklar ve renkler. Ve hep aynı şeyleri yazdığımı farkediyorum.

Aynı zamanlar, aynı tatlar.
Sizinle büyüdüğümü zannetmişim.

Herkes panik içinde, bir yerlere yetişiyorken, kafam dumanlıyken, hayat dumanlıyken kelimeler daha güzel akıyor. Daha güzel, daha mutlu. Ben daha mutlu. Sen hep aynı. Benim seni düşündüğüm kadar.

Kafasında delik açılmış, gülüşü darmadağın edilmiş insanlar. Hepiniz duymalısınız çığlıklarınızı. Hepiniz için ölmek daha iyi.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Better off dead

I'm sorry about the sun,
how could I know that you would burn?,
and I'm sorry about the moon,
how could I know that you'd disapprove,
and I'll never make the same mistake,
so next time I create the universe
I'll make sure we communicate at length, oh yeah,
but until then... you're better off dead,
a smile on the lips and a hole in the head,
better off dead, it's better than this,
take it away cuz there's nothing to miss,
I'm sorry about the world,
how could I know you'd take it so bad?,
and I'll never make the same mistake,
so if you're looking for a fantasy why not try the entire human race?,
just to play it safe,
until then... better off dead,
a smile on the lips and a hole in the head,
better off dead, better than this,
take it away cuz there's nothing to miss,
Better off dead, better off dead,
why don't you try pushing daisies instead?,
Better off dead, better off dead,
a smile on the lips and a hole in the head,
and I'll never make the same mistake,
the next time I create the universe
I'll make sure you participate, oh yeah,
and I'll never make the same mistake,
the next time I create the universe
I'll make sure we communicate at length,
just in case
Denizlerin sonunda unuttuğum sonsuzluğum,
Beni sana bir güneş getirdi..
Adını unuttuğum bir güneş

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

İnsanlar birbirlerinden hiçbir şey anlamayan insanlar, beni buradan da kaçırıyorlardı.

...benim cesaretim var. Resim yapmak ve insanlar hakkındaki hükümlerimi bunlara aksettirmek istiyorum ve belki biraz da muvaffak oluyorum... Fakat bu da boş... Kendilerini istihfaf ettiğim insanların bunu anlamasına imkan yok, anlayabilecek olanlar ise, zaten istihfafa layık olmayanlar. Şu halde bütün sanatlar gibi resim de muhatapsız, yani asıl kastettiklerine hitap etmekten aciz... Buna rağmen dünyada ciddiye aldığım yegâne iş budur...

Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.

Benim beklediğim aşk başka. O bütün mantıkların dışında, tarifi imkânsız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka... Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek.

...ruhuma meydan veriyordum; ama hep bu ana noktaya dokunmamak şartıyla.

Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla bağlanabilirmiş.

Bir şey 2...

İnsan her şeyi görür ama anlamaz.

Kendini akıllı zanneden insanlara misafirperver bir tavırla yaklaşıyorsan, bu zaten bildiğin bir şeyden emin olmak istemenden kaynaklanıyor. Kendini akıllı zanneden insanlar sana davetkar bir tavırla yaklaşıyorlarsa, bu bilmedikleri bir şeyi tanıyabileceklerini düşünerek kendilerini akıllı zannetmek istemelerinden kaynaklanıyor.

Ben sadece gördüğümü söylüyorum. Satır araları olmadan oyunun ne anlamı kalır ki?!

Bir şey...

İnsan düşünemeyen bir varlıktır..

İnsan her şeyi ve herkesi unutur..
Verilmiş olan değer doğrultusunda unutma süreci az sancılı, sancılı veya katlanılmaz olabilir.
Ama insan her şeyi ve herkesi unutur.

23 Ağustos 2009 Pazar

Kırmızı gümüş

Bir kan damlası düştü gümüşün yüzüne..
Kararmaya başladı. Gümüşü söndürmeye..
Kendi sözlerini söylemek, kendi rengini gümüşe verebilmek için isyana başladı.

Bir zaman geçti.

Ne gümüş gümüştü.
Ne kan damlası kırmızı..

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Nar'dan Taneler

Nar der ki:

Kişi a'nın en gizli dertlerini, sıkıntılarını ya da mutluluklarını kişi b'ye anlatması, ileride zayıf noktalarının bilinmesini sosyal anlamda bir tehdit unsuru olarak görebilecek olan kişi a'nın, a ve b arkadaşlığını bitirmeye yelteneceği anlamına gelebilir. Bu da gerçek dostlukların sadece aynı anda birbirlerine ve kendilerine güvenleri sağlam olan kişiler arasında olabileceği anlamına gelir. Heleki bir de anlatılanlar karşısında bir beklenti ummuyorsa a kişisi bu, onun çok iyi bir arkadaş olduğunun daha da bir göstergesidir. Asla kaybedilmemelidir. Çok kıymetlidir...

16 Ağustos 2009 Pazar

Birgün

Bırak Z.. Bırak zehir aksın bütün hücrelerine. Unuttuklarına, terk ettiklerine ve sattıklarına gitsin.

Bir şarkının yavaşça bitmesi gibiydi. Bir anda bitmedi..

Artık yeni bir güne uyandık. Öyle bilindik zaman dilimlerinin bilindik günlerinden bahsetmediğimizi anlamışsındır sevgili okuyucu. Bahsettiğin hiçbir şey gerçek değil. Yalan da değil.. Sadece yok..

Doğru mavi
Doğru saat
Doğru müzik
Doğru insan..

İnanmak istemiyorum ama inanıyorum..

08.11.08

"Dıştakilere göre şekil ve renk değiştirebilen, korunmak ve gizlenmek için saydamlaşan yalnız güzellik..."

Orada bir yerde sürekli eksik cümlelerle tanıttığı yerde hayal ediyordu onu. Ne zaman tamamlanmıştı ki şimdi tamamlansın elleriyle çizmeye korktuğu, hep inciteceği bilinen resim. Ama nefes seslerinin varlığı... O hayatın gerçekliğinde kaybolup yok olmayan, çelişkili ve karmaşık cümlelerin altında ezilmeyen; kendi varlığının hükmüne yenik düşmeyen nefesler... İşte bunu düşünüp, orda olduğunu biliyordu. Elini uzattı karanlık gecenin koynuna, onu bıraktığı yerde bulacakmış gibi.. Karanlıkta bir süre gezinen eller, gecenin en derin sırlarını sakladığı köşesinde küçük, tahta bir göz buldu. Evet, bıraktığı yerde bulmuştu onu. Zaten sorunda bu değil miydi? Hep bıraktığı yerdelerdi, hep son cümle gerçekliğini koruyordu. Öyle cümlelerdi ki onlar; üzerine hayal kurulamaz, ümit edilemez, renkler yapıştırılamaz, siyah-beyaz cümleler...

Geçmiş zamanlar...

Gün düşen yıldızlarıyla yaklaştı geceye..
Sıraya koyulmular gibi farkında olarak gittiler

En sonuncusu sendin,

Gittin mi bilemedim...

____________

Gözleri elinde kadın
Nerede yok olduk?
Var olduk nerede?
Kaybolmuş saklambaçların
Hep bir kazananı var..
Zaman..
Onu tutmak
Nefesini tutmak gibi..

Gözleri dökülen kadın,
Onları tutmak için bir adım at..

____________

Bu bir buluş... hep uzaklarda olanların buluşu..
____________

Değişen öznelerin yüklemleri için çabalamıyorum. Kayıp giden diğer zamanların yanına koydum seni. Aktın ve gittin. Ara ara yolunu gözlüyorum. Tekrar gel ve tekrar ak diye bekliyorum.
____________

Konuşamasa ağlayacaktı.
Kaybolacaktı sisli gölgelerde kalan sözcükleri
Uzanan maviliklerde işitilmeyecekti

Sesler yavaştan çoğalıyordu
İçinde yankılanıyordu
Döne döne, öle öle...

Keşkeler hep onun alışılmışlığının dışındaydı. Bu kez de öyle olması gerekiyordu. Kendine yarattığı kusursuz kuralların sıradanlığında böyle istisnalar ruh dünyasının ezeli düşmanlarıydı ve onlardan kaçmak için doğmuştu. Yaradılışına aykırı resimler arkasında yaşadığı yaşam gerçeklikten kopmaya yanaştı, yanaştı ve durdu...

Sonsuz bir durgunluk hissinin ardından etrafı yeniden seyretmek gibi doğdu dünyaya. Üzerinden attığı hayal düzmecelerini gecenin bulunamayacak köşesine sakladı sadece, onları düşünmeden.. Ilık bir melodi geldi kulağına, daha önce hiç farketmediği yaşlı köklerden..

Neyi kaybettiğini farketti
Ve neyi bulduğunu...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

3 2 1..

Biraz geriden takip ediyorum..

İnceldiği yerden kopsaya incele incele zaten küçücük kalmış bir şeyi yokluğa satmaya ne gerek var değil mi?

O yüzden artık bu konuda konuşmayı da bıraktım. O kadar basit bir şey değil bu benim için. Konuşmayı bırakmam demem, düşünmeyi bırakmak istemem demek.. Artık yok olsun istemem demek...

Tehlikeli işleri seviyorum.. Bugün, şeritler arkasından hep bir yenisini bırakarak akarken bir kez daha emin oldum ki hayattı hep sınırda yaşamak hissedebilmek demek.. Z. demek...

Önceki gün ise küçük bir karadeniz şehrini delerek geldi kulağıma, küçük bir karadeniz şehrinden gelmiş büyük bir sesin çığlığı, müziği, ruhu. Nedense, bu kadar doğa bu kadar yeşil benim gerçek olanı görmemi engelliyor. Kıvrıla kıvrıla yiten köy yolları ve arkasında kalan koca bir dünyanın kalabalığı..

Biraz geriden takip ediyorum seni..
Biraz geriden takip ediyorum beni..

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Bak

Sisler çamların başına üşüşmüş,
Ben çamların yanına.
Çamlar ve sisler öpüşüyor..
O kadar yüksekteyim ki, görüyorum onları
Bana inanmıyorlar, ölüyorum.
Çamlar ve sisler öpüşüyor.

____________________________________


Bakıyorum seslerin geldiği yöne doğru. Gözlerim benim gözlerim değil ama hala bakıyorum.

-Görüyor muyum sence?
-Bence görmek istersen görebilirsin.
-Ama bunlar benim gözlerim değil ki, çaldılar onları. Yıllar oluyor.
-Senin başında durduklarının farkındasın değil mi? İstersen gözlerini geri alabilirsin. Ama bunca zamandan sonra görmeye alışabilecek misin, onu bilmiyorum.
-Seni buraya o gönderdi değil mi? Gözlerimi çalan adam. Artık özgürlüğüme kavuşabilir miyim demek bu?
-Onları istiyor musun? Ben sadece bana söylenen soruları sorarım. Duygularını bana anlatsan da bir şey değişmeyecek. Onları istiyor musun?

Onları istiyor muydum? Bakıyorum seslerin geldiği yöne doğru. Gözlerimi hatırlamaya çalışıyorum. Hatırlayamıyorum, unutmuşum onları. Ne hazin bir öykü bu... Unutmuşum gözlerimi, renklerini unutmuşum. Bakıyorum karşımdaki gölgeye:

"Hayır." diyorum. "İstemiyorum."

9 Ağustos 2009 Pazar

Pul

Keşke mektup yazmak isteyeceğim insanlar olsaydı şu an.. Keşke Sevgili diye başlayan cümlelerim olsaydı...

Bir mektup yazacağım..

Ses

Bir dirilik geldi üzerime
Ölü bir dirilik
Herkesin arkasından ağladığı ve sonra unuttuğu bir dirilik..

Sırma saçlı çocuk
Saçlarını sevmiştim..

İçinden mırıldandığı ama hiçbir sayfa ya da kaleme uzanmayan kelimeleriyle yürüyordu kadın.. Her şeyiyle olduğu gibi kelimelerinin de gizliliğiyle övünürdü, sadece kendisine ve sadece kendisiyle. Aynı yerde sürekli yürüyor olsa da zaman geçiyordu, eskiyen yapraklar uzanıyordu, renk değiştiriyordu, sevişiyordu. Bir yaz gününün ortasına gelişigüzel yerleştirilmesine rağmen doğallığından hiçbir şey kaybetmeyen sonbahar gününde doğanın renkleri içinde kaybolarak mırıldanmaya devam etti..

Sarmalların zenginliğinde sesler,
İçinde büyüyen gözler,
Üzerine basılmış, eskimiş dizeler,
Uçurumun kenarında akla gelen bitişler
Sen...

Durdu, etrafına bakındı ve her şeyin aslında ya tek bir renkten meydana geldiğini ya da hiçbir renkten meydana gelmediğini farketti. İnsanların gözleri isim vermediği renkleri algılayamıyor, varlıklarını kabul etmiyordu. Ayrıca hiçbir zaman iki rengi karıştırarak başka bir renk elde edilebileceğine inanmayan kadın, iki insanın aynı anda birbirlerini sevebileceğine de inanmazdı. Bir çamağacının dibine oturdu, bu dünyanın gerçekliğini terkedebileceği sayfalarda kaybolmaya başladı. Yine koskoca dünyada tek başına yaşıyormuş gibi hissediyordu. Ama adı şiirlerde, şarkılarda ve insanların dillerinde eskimiş bir yalnızlık duygusu değildi bu. Tek renk bir yalnızlıktı, tek renklerin sağlamlığı kadar gerçekti.

Üzerinden çıkardı, önce nefretlerini, sonra sevgilerini. Artık düşünebilirdi, dinlenebilirdi ve tekrar yaşamaya başlayabilirdi. Hava kararmaya başlamıştı, en sevdiği renge bürünmüştü gökyüzü ve bu rengin bir adı yoktu. Bir çok renk vardı başını kaldırdığı zaman gördüğü ama hepsi kendi sırlarıyla dolu koca bir yansımanın parçalarıydı. Gökyüzünü de kendine benzetti, karışmış gibi görünen ama asla karışmayan tek renkler topluluğu.. İnsanların göremediği tek renkleri yanlış ezgilere sığdırdığı kümeler gördü kendinde de. Kesişmeyen kümeler.. Zifiri karanlığa terkedilmeye yüz tutan doğanın dolu boşluğuna baktı. Mırıldanmayı kesti ve sesini duyurmak için olanca gücüyle bağırdı..

-Şunu itiraf etmek zorundayım ki, ben olduğum için sen de varsın. Ben ölürsem sen de ölürsün..

Bir kırılma sesi geldi...

7 Ağustos 2009 Cuma

Ada günü

Güzel bir ada günüydü bugün..

Ama önce geceden bahsetmek niyetindeyim. Ada gününden önceki gece özel bir geceydi ve özel olması için hiçbir sebep yoktu. Çok güzel bir masalın anlatıldığı "Harun ve Öyküler Denizi" adlı kitabı bitirdim ve bir masal yaşadığımı düşünerek masal şarkıları çalacağım odama gittim. Saat 4'e geliyordu. Her şey çok düzensizdi, masallara yakışmayacak, mutlu sonla bitmeyecek kadar. O yüzden zamanla geliştirdiğim gece kuşağı sessizlik numaralarıyla bir toz bezi kaptım banyodan ve odamın her sönmüş köşesini yeniden parlattım. Yığılmış kitaplarımı gitmek istedikleri raflara yollayıp, kitaplığa yakışmayacak ıvır zıvırları geveze aynamın önüne yerleştirdim. Saat 5'e geliyordu. Yatağıma gittim çünkü beklediğim şey hala gelmemişti ve bir gün daha bitmek üzereydi. Artık son sayfaları kalmış Orhan Veli şiirlerini çıkardım ve fısıldayarak canlandırmaya başladım. Çok mutlu oldum, ışıkları kapattım sonra da gözlerimi. Nedense hemen uyuyamadım ama tamamen uyanık da değildim. Arada kalmıştım yine ve saat 6'ya geliyordu.

Sabah kahvaltısı... Annelerin düzen takıntısı ve benim düzensiz hayatım...

Beşiktaş iskelesi. Sevgili Nar, koşa koşa geldim ve senin yanına oturdum. Bir kaç gündür yoktun ama ben yanına gelince ve deniz bizimle yürüyünce var oldun, tekrar güldün ve var ettin. Bir vardı, bir yoktu ve masal bitmemişti.

Lis bana doğumgünü hediyesi olarak "Gölgesizler" isimli kitabı almış. Bu masalın devam ettiğinin göstergesiydi, bu güzel sırrı bu kitaba saklamıştık. Dün geceki masalda gölgelerinden kopan, gölgeleri güneş ışığında asfalt gibi eriyip yiten insanları okumuştum ve bugünkü yeni kitabımın adı "Gölgesizler" di. Bu masalın kahramanları artık sevdiğim insanlardı ve sıradan şehir hatları vapurları gibi masalımın bir parçası olmuşlardı, gelip gidiyorlardı. Kitabımın yanında üç aylık hayatımın resmi içinde teşekkürler Lis...

Güzel bir ada günüydü bugün... Güzel bir deniz günüydü..

Üzülme Lis, senin nazar boncuğun gerçekti, Nar ve ben de gördük onu. Ama bu masalın neresindeyiz acaba? Belki de yazılıp silinen bir satıra rastgeldik... Ve o satırdan kalan tek şey, bir çingenenin nazar boncuğuydu. Çünkü çingeneler asla silinmezlerdi...

Göç

Hakkınız var...

Daha güzel bir karanfil insandan,

Ve daha önce göçecek bu dünyadan..

6 Ağustos 2009 Perşembe

04.08

Küçük, sevimli ambalajıyla sarıp sarmalanmış, hayat kurtaran ağrı kesicim alındığı gibi duruyor. Gözlerimden yayılan bir uyuşukluk kaplıyor başımı. Dünden bu yana bünyem kendine gelemedi sanırım. Ve eriten güneş eşliğiyle yol alan iettye saygılar...

Dün güzel bir gündü.. Efe, Batutay, Lis, Nar, Eylül ve ben çok güzel renkli ve kokulu şeyler içtik. İnsanların gençlerden nefret etmekle ne kadar haklı olduklarını anlamalarını, güvenlik görevlilerinin anlayış yoksunu ve güven problemi olan teyzelerin gece rahat uyumalarını sağladıklarını ve aslında Lis'in doğumgününün dün olduğunu öğrendik. Nar, ben ve kardeşim en güzel odayı kaptık ama bu Nar'ın hareketli ve hararetli uyku saatlerimizden nasibini almasını engellemedi.

Herkes çok mutluydu.. Herkes çok toktu..

Küçük satırlar..

Kristal suratlardı bıraktığım
Kristal suratların küçük anlamlarıydı..
_____________

Uzundu yol
Kısalan gölgelerin meydandaki görüntüleriydi
Kaybolan trenlerin ardında kalanlar
Yıllanmış anıların arkasında saklanan gözlerdi susanlar..

Sessizdi yol
Konuşmak
Sevmek ve ölmek kadar..

Güzeldi aşk
Dışındakilerin sessizliği kadar...
____________
Seyretmek gibi bir şey değildi bu;
Kollamaktı
Sarmaktı dünyayı, sarmanın olanaksızlığında ıslanan
Islandıkça gerçek resmin tozlarını yağmurlarla dağıtan...
__________

Dağınık kıvılcım taneleri
Görülmek için dolanan,
Dolandıkça tutulmayan..
Şeylere renk veren ruhlardır, ardında saklanan
Issızlığında güller saklayan seslerdir
Gümüşlerde yansıyan
__________

Uyandım içinde yeni bir sayfanın
Sayfanın gözleri kör
Kulakları sağır

Elimde bir kurşun kalem
Yazdım, sildim
Yazdım, sildim...

Dinemeyen sisler bulvarı

Bir hevesle açılan sanal sayfalar. İçimden konuşmak çok kolay, özellikle uzun otobüs yolculuklarında.. İnsan o vakit kelimelerin adını fısıldadığını falan zannediyor. Otobüslerde zaman geçirmek için oynanan çeşitli oyunlardan kaynaklanan hayaller neden oluyor buna muhtemelen.

Duyguları sıraya koymak gerekir, kelimelerin ciddiyetini kazanmaları için. Olan biten herşeyi analiz ettiğini zannederek kendini kandıran insan biraz daha rahat uyuyabileceğini düşünerek girer yatağına. Öyledir ya da değildir, şu anda artık kapılmışken suya bunun pek de önemi yok. Öyle bir dönemde seyrediyor ki hayatım şu sıra, zaman küçük anlara büyük dünyalar sığdırıp, etraftaki tüm renklerin enerjisini bir anda çekip, her şeyi saydamlığa bırakabiliyor. Küçük anlar, kısa zamanlarda çakan çakmak taşları.. Sürekli dinlediğim bir albüm zar şu sıra: Dinemeyen sisler bulvarı.. Sürekli söylediğim şarkılar var. Takılıp kaldığım birkaç şey var şu sıra. Zaman bana küçük de olsa biraz daha kontrol yeteneği vermiş gibi. Günün belli saatlerini veriyorum şu yorgun resimlere. Onun dışında benim koskoca bir hayatım var. Başka başka dünyalarım. Çok sevdiğim insanlar var. Kaybetmek istemediğim şarkılarım var. Kaybetmek istemeyip kaybettiğim bir nota var. O zamandan beri şarkılarım biraz eksik ama belki de hikayede hiçbir zaman olmayan şarkıları söylemeye çalışmışımdır.

Toprak kokulu duvarları, toprak kokan insanları olan evler.. Taştan oyulmuş bir koç başı.. Eskimiş efsaneler, altın beşikler..

Güzel bir yaz türküsü söylüyorum...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

eski bir başlangıç cümlesi..


Çıplak meydanlarda bağırmak, ıssız heykelleri yıkmak ve saatlerce koşmak.. Bu küçük, karanlık ve imkansız hayallerin olabilirliğinin farkına vardıktan sonra savaşma gücüm ve nedenlerim artar oldu. Bunun neden ve nasılı farklı bölgelerde kendi sözlerini söyleyerek yaşamaya alışmak gibi. Uzaklığın tanımını yitirdiği ölümlü cümleler topluluğu..

Çok uzak bir tarihten 2006 başlarından bir paragraf bu. Kara kaplı bir defterin ilk sayfasının döküntüleri.. Kendimi anlatmaya başlamadan önceki anlaşma maddeleri. Zaman zaman oyuna bu defterden, eskilerden hikayeler ve şiirler katacağım. Her adımda daha da yaklaştığım oyun arkadaşlarıma geçmişten, büyürken kaybedip bulduklarımdan bahsedeceğim.

Ben aslında mutsuz bir insan değilim..

Sadece mutsuzken yazarım..


Kaleye mum diken oyuncular...


Değişik bir yetişkin oyununa başlamaya karar verdim geçenlerde.

Bu oyunda benim ismim Z. Bana bu ismi Lis verdi ve aslında bomboş sayfalara yeni kimlikler, yeni işaretler ve yeni duygular yazmayı öğretti. Ve Nar, oyunumuzun kırmızı taneciği.. Belki de en cesuru çünkü ben de Lis gibi kimliğimi saklamayı ve kelimelerin arkasında gizlenmeyi tercih ediyorum.
Anlatmak gibi, anlaşılmak gibi bir derdim yok çünkü, böyle bir arayış içerisinde değilim. Ama yine de kendi yarattığımız küçük dünyamızın büyük hikayelerine konu olmak istiyorum. Kuralları olmayan, farkedilmeden adım atılmayan düşler ülkesinde kurduğumuz rengarenk boncuklu dünya içerisinde sessiz bir kiviyim...