26 Eylül 2010 Pazar

Şimdi şöyle oldu

Almıla: "Buraya nasıl yazıyorsun?" dedi, ben de: "İşte böyle dedim.", gösterdim. Gerçi günün öncesinde kendisinin, benimle daha fazla muhattap olmak zorunda kalan defterine bir şeyler karalamıştım. Ama şu an hatırlamıyorum. Bir de dedi ki:

"Böyle balık misali. Hani atıyor oltayı, sonra da çekiyor bir güzel."

Eminim uyukluyor olmasa kıçıyla da gülerdi ama yediğimiz yemek midemize oturunca, çabası sadece ağzıyla sınırlı kaldı.

Sevgiler.

Bu arada seni deftere yazdım kızım.

24 Eylül 2010 Cuma

An

Az önce gök bembeyazdı. Şimdi ise turuncu bir yağmur yağıyor.

Soğuk günlerin klasik akşamları. Özlemiş miyim ne?

23 Eylül 2010 Perşembe

Holiday

Sahnedelerdi. "Let me take you far away". Gözlerinin önündeydi işte. Şarkının adını en çok duyduğu yerde yanındaki eğildi kulağına:

"Eğer aşık olabilseydim, o kişinin kim olacağını iyi biliyorsun. Ama dünya böyle bir yer işte."

"Many miles from home."

Alkışlar o kadar yükseldi ki her şeyi parçaladı.

16 Eylül 2010 Perşembe

yaşamın ucuna yolculuk

"tüm duyguların en güzeli duygusuzluk; öyle bir duygusuzluk ki, insanın tüm dünyayı ve insanları kucaklayabileceği duygusuzluğunun duygusu..."

2 Eylül 2010 Perşembe

SEn

Bunun içinden çıkmayı deniyor. Aynı resimlere demir kaplamalı sözcükler giydirmiş, kurşun geçirmiyor. O eski çocuklukları yapmak istiyor hem de deliler gibi. Ama öyle hissetmiyor. Kendine dışardan bakmaktan hep nefret etti ve şimdi bunu yapabildiği için kendinden nefret ediyor. Ondan nefret etse -herkesin yaptığı gibi- en katlanılır olanını seçecek. Ama yapmıyor. "Aşk değil ama sevgi böyle bir şey.." diye düşünüyor. Artık uzunluğu önemsenmeyecek kadar kısa cümlelerle konuşuyor, yazıyor. Tanımları hep aynı noktadan çıktığından hiçbir cümlesi bitmiyor. İçinden konuşuyor. Dışından yazıyor.

Küçük bir yazı yazmak istiyor. Ama o kadar yabancılaşmış ki yazamıyor. İçinden söylüyor, cümle cümle geçiyor. Heyecanlanmıyor. Yokluğa alışınca özgürlüğüne kavuşuyor.

Bazen onu düşünürken hala insani bir şekilde sıradanlaşıyor.

Belki de tek bir kurtuluşu vardır.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sevgili blog, şunu söylemeyi unuttum. Bazen bok gibi bir insan olduğumu düşünüyorum. Hayır bu kadar sevgisiz miyim gerçekten?

özlemişsindir

Sevgili Blog,

Nerelerdeydin diyorsun değil mi? Uzun zaman geçti, bu kadar uzun süre sessiz kalmazdın, kendi kendine konuşmalarını resmiyete dökmekten, zaman geçince okuyup haline tavrına gülmenin zevkine varmaktan geri durmazdın diyorsun. Haklısın tabi. Ben de bir an çok korktum. Ama sanma ki çok içimden geldi de bir şeyler yapmam lazım diyerek koştum sana mektup yazıyorum. Baktım ki seyreliyorum, varlığından haberdar olmadığım cümlelerim kesin vardır, sen bu kadar huzurlu olamazsın dedim kendime. Cümleler arasında duraksıyorum, zamana ihtiyaç duyuyorum. Tuhaf.. Alışık değilim.

Eski şeylere çok bakıyorum bir de şu sıra. Çocukluğa duyulan yabancılaşma gibi. Bilemiyorum inan ki. Etrafımda satırlık cümleleri bir çırpıda, azami hızda, beklentisizliğin rahatlığı içinde ortaya dökebileceğim kimseler yok. Var da etrafımda değiller. Ben de gidiyorum bir kaç zaman sonra. Suyun altında keşke yaşamak için oksijene ihtiyacımız olmasaydı diye düşünürken metreler geçmek, gözlerimin tuzdan kıpkırmızı olmasını ışıltılı bir işaret olarak görmek için gidiyorum. Tekdüzelik diyecektim aslında bu paragrafın başında ama biriktirdiklerimi sıraya koymakta bir sorunum var sanırım. Yollarda müziği biraz azaltıp, beyin jimlastiği yapsam iyi olacak. Zira ben böyle bir insan değilim. Ne zaman bu kadar gündelik yaşadım ki zaten.

Aklıma tekrar tekrar okumaktan anlamsızlaştırmaya başladığımı farkederek arama mesafe koyduğum cümleler geldi. Benim cümlelerim değil. Zaten onun cümlelerini kendi cümlelerimden daha fazla önemsiyorum. Belki de gerektiği gibi anlayamadığımdandır.

İşler yolunda sevgili blog. Plan yapmama bile gerek yok. Olasılık zincirlerinden kendime kolye küpe falan yapıp onları hiç çıkarmamacasına takmama da. Bir rahatlık söz konusu ya işte alışamıyorum.

Garipsiyorum.

Gidiyorum.